OSKARLI FİLMLERİN BANA DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
Son 2 haftadır izlediğim Oskar ödüllü üç film konusunda görüşlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu üç özel filmin adları: Benjamin Button, The Reader ve Slumdog Millionaire. Bu 3 filmin bana göre en önemli ortak özelliği hepsinin içinde müthiş bir aşk hikayesinin olmasıydı. Aşk dediğimiz güçlü duygu, hatta mucizevi heyecan, arzu ve tutku ile birlikte olmak isteğimiz insanlar için hayatlarımızda göze alamayacağımız hiç bir riskin olmadığı idi, hatta ölümü bile.
Bugün ne yaparsak yapalım, gerçekten içten istediğimizde bunu tutkuya dönüştürebiliyoruz. Bu tutku ve arzu, bizde hırs ile bitmek bilmeyen bir enerji yaratıyor, doğaüstü güce sahip olmamızı sağlıyor. . Normalde alamayacağımız riskleri alıyoruz. Birisine aşık olduğumuzda, ne olursa olsun onunla bir saniye daha geçirmek için neler feda etmeyiz ki. En çok korktuğumuz ölüm bile gerçek aşkta anlamsız hale geliyor.. Başarımıza sebep olan korkular , engeller nerede? Onlar yalnızca zihnimizde. O zaman gerçek tutkuya sahip olunca bunlar ortadan kalkıyor. O zaman tutkumuzun arkasından gitmeliyiz, neye mal olursa olsun..
70 yaşında bir bebek olarak doğan Benjamin’in hikayesini seyrederken yaşlı mı doğsak genç mi ölsek, hangisi daha iyi diye düşünüyorsunuz. Ben filmi bir solukta izledim, filmde büyük bir aşk hikayesi dışında Benjamin’in yaşamış olduklarını gördükçe aslında insanın ne olursa olsun, anı yaşamasının ne kadar önemli olduğunu bizi bir daha düşündürüyor.
Mutluluğu, geçmiş ve geleceği düşünmeden anı doya doya yaşayarak elde ediyoruz.
Diğer yandan, bilinçli olarak anı yaşamaktan kaçıyoruz. Kendimizin ya dünde veya yarında daha mutlu olduğumuzu düşünüyoruz. Anı yaşamanın bizi savunmasız bırakacağını düşünüyoruz.
“The Reader” filminde 16 yaşında bir gencin annesi yaşında bir kadınla yaşadığı aşk ilişkisi hayatı boyunca yakasını bırakmıyor. Bu kadar genç yaşta yaşanan dengesiz bir ilişki doğal olarak bu genç ve deneyimsiz genç için bir tutku haline geliyor. Duygularının esir aldığı anlarda tüm kitapları inanılmaz sabırla sevgilisine okuyan bu genç ileridede aynı tutku ile aşkı için okumaya devam ediyor. Asla pes etmiyor.
Sevgilisinin hapise düşmesine rağmen tutkusu mantığının önüne geçiyor. Sağlıklı düşünemiyor. Nazi kampında binlerce kişinin ölmesine neden olan sevgilisi hakkında olumsuz düşünemiyor ve sadece onu mutlu etmeye çalışıyor. Burada en önemli gözlemim kişilerin hayatlarında yaşamış oldukları erken deneyimlerin bütün hayatlarına olumsuz etkilemesi. Anne ve babasının olumsuz, sevgisiz ve ilgisiz tutumları bu gencin ailesinin veremediği sevgiyi başka bir yerde aramasına sebep oluyor. Bütün kaderi değişiyor. Gençliğini yaşıtları gibi yaşayamayan bir kişi ilerde pişman oluyor, sağlıksız, en önemlisi mutsuz oluyor. Bunun en önemli nedeni aşkın insan üzerinde yarattığı inanılmaz bir hayal dünyası. Mantık kendini tamamen duygulara bırakıyor, artık düşünemez hale geliyorsunuz.
Bazen şunu düşünüyorum, keşke yapmış olduğumuz işi aşk kadar büyük bir tutku ile yapabilsek, o zaman ne harikalar yaratabiliriz. Dehaların yaptığı da bu. Napoleon Hill “Başarının Anahtarları“ kitabında Cinsel enerji için şunu söylüyor. Cinsel enerji itici, evrensel bir güçtür. Uygun kullanım iş arkadaşlarınızı ya da müşterilerinizi baştan çıkarmanız anlamına gelmiyor. İnsanlara çekici gelen şeyin bedeniniz değil, bu çabalarınız olmasını sağlayın. Cinsel enerjinizi, coşku yaratmak, insanlara karşı içten sevginizi sergilemek, tarzınızı ve ses tonunuzu cilalamak için kullanın. Hareketleriniz ve duruşunuz da bu özelliği yansıtacaktır. Aşık olduğumuz zaman partnerimize sürekli böyle davranmamızı sağlayan bu motivasyondur. İstersek aynı enrejiyi gündelik hayatımızda ve iş hayatımızda da kullanabiliriz.
Her iki filmde beni düşündürdü. Oldukça yaratıcı konulara sahiptiler. Ama “Milyoner” filmini dün akşam seyredince, okumuş olduğum birçok kitabın ve gözlemlerimin tamamını, bu filmde inanılmaz duygular içinde yaşadım. “Slumdog Millionaire”, bana aynı şartlara sahip iki kardeşinin hikayelerinin tamamen hayatlarındaki yapmış oldukları seçimlere bağlı olduğunu tekrar hatırlattı. Dünyada 3 şey hiç bir zaman değişmeyecektir: Değişimin kendisi, prensiplerimiz ve seçim hakkımız. Dış dünyaya nasıl tepki vereceğimizi biz seçiyoruz; inançlarımız ve düşüncelerimiz bu tepkiyi hazırlıyor.
İnsanın kişiliğinin yüzde ellisi genleri ve erken yaşlarında oluşan karakteri belirliyor
Genler konusunda yapabileceğimiz bir şey yok. Burada doğuştan gelen içgüdülerimiz devreye giriyor ve bizi bazı şeyleri yapma konusunda tetikliyor. 0-6 yaşlarında oluşan kişilik özelliklerimizi (içe dönüklük veya dışa dönüllük) ilerki yaşlarda çok fazla değiştirmiyoruz. Anne ve babamızıda biz seçemiyoruz. Daha sonraki yıllarda yaşamış olduğumuz toplum, yakın çevremiz, eğitimimiz ve yakın arkadaşlarımız karakterimizi oluşturuyor. Kendimizi ne kadar geliştirmeye çalışsakta kaderimizi içgüdülerimiz, seçimlerimiz, hayallerimiz ve en önemlisi algılarımız belirliyor.
İki kardeşin öyküsü tam bir ibret öyküsü. Annelerinin ölümleri ile başlıyan hayat mücadeleleri insanın istediği zaman dünyaya ne kadar hızla uyum sağlayabildiğini ve sınırsız mücadele gücüne sahip olduğunu hayretle bu filmde izliyorsunuz. Vehbi Koç’un şu sözleri aklıma geldi “Zengin çocukların başarılı olmasının önündeki en büyük engel, engellerinin olmamasıdır! Engelinizi sevin, aşacak engel bulamayan da var!”
Hayatınızda önemli olan nereden başladınız değil, nereye gitmek istediğiniz, ne olmak istediğinizdir.
Kişilerin birbirinden farklı hayatlara sahip olmaları farklı şekilde düşünmeleridir. Hayatlarımızın kalitesini belirleyen şey, hayatımıza yön vermek için nasıl bir mücadele verdiğimiz, şartlar değiştiğinde nasıl davrandığımız, neleri yapmayı seçtiğimizdir. Milyoner filmde iki kardeşin kaderlerinin farklı olmasının ana sebebi, yaptıkları seçimlerdir.
Bu iki kardeşten iyi karaktere sahip olan Jamal’in en büyük amacı tutku ile sevdiği Latika’ya kavuşmaktır. Bütün hayatını sevgilisini bulmak üzerine adamış, onun için her türlü tehlikeyi göze almıştır. “Kim Milyoner olmak ister ?” yarışmasına girme sebebi de kaybettği Latika’sının bir şekilde kendisini bu yarışmaya çıktığı için göreceği içindir. Üç filmdede aşkın mucezevi tılsımının insan üzerinde yarattığı gücü gördüm. Biz bu güce sahip olabiliyorsak, o zaman yapmamız gereken tek şey bize bu tutkuyu sağlayacak, ne isteğimizin ve hayatta ne için var olduğumuzun, hayatımızın amacını bulmaktır.
Hayat tarzımız bir sonuçtur. Bunu yaratan tutumlarımız, eylemlerimiz ve kişisel inançlarımızdır.
Filmde inanılmaz ödül kazanan Jamal’in final sorusunda bütün ülke ekran başına kilitlenmiş, bu sokak çocuğunun kazandığnı görmek istiyorlardı. Bugün kitleleri peşinden sürükleyen spor müsabakalarında da, birçok spor fanatikleri aynı şeyi yapıyorlar. Kendileri başaramasa da, kendileri gibi düşündükleri insanların başarılarını (sanki kendi başarıları gibi) sahiplenirler, aynı coşkulu duyguları yaşarlar.
Her sorunun cevabını hile olmadan bilen Jamal, esasında dünyadaki en önemli başarı kuralının çalıştığını bizlere göstermiştir. Başarıya ve hayallerinize ulaşmadan önce kendinize şunu sormalısınız. Ne bedel ödemeye hazırsınız?
Jamal bu bedelleri şans veya kader de olsa ödemiştir. Kardeşinin Jamal için sarf ettiği şu sözleri beni çok etkiledi “Bu çocuk asla vazgeçmeyecek, asla.” En büyük başarı vazgeçmemektir! İnandığınız yolda pes etmemektir. Başarısızlık ise denememektir!
Ödüllerimizin bedellerini önceden öderiz. Arzu, çaba ve azmin özel karışımı her zaman mucizeler yaratır. Yolumuzda hızla ilerlememiz için bize yepyeni bir istek ve arzu ile dağları bile devirecek olan inancı verecek olan da , işte bu tutumdur (Burada inanç Latikaya kavuşmaktır!)
Bu fimlerin yarattığı muhteşem duygularla bu hafta sonu Likya’nın düzenlmiş olduğu Kariyer Parkuru’nda ODTÜ kampüsünde 250 öğrenciye yapmış olduğum Limit Sizsiniz sunumunda kendilerine şu iki soruyu sormalarını söyledim:
“ % 100 başarılı olacağızı bilseydiniz, neyi yapmak/denemek isterdiniz?
Hiç para almayacağınızı bilseydiniz, hangi işi hayatınızın her günü, her saati bıkmadan yapardınız?”. Amacım bu sorularla bu gençlerin hayatlarındaki tutkuyu bulmalarını sağlamak.
Aşk için vereceğimiz bir mücadeleyi işimizde veya özel hayatımızda verebilemek ne keyifli olurdu? Ben yazarak ve gençlere seminerlerde konuşarak tutkumu buldum. Umarım sizde bulursunuz J
Taner Özdeş
Infonet Genel Müdürü
www.tanerozdes.com